Büyük İkbâl’e ait olan “Önsöz”de demiştim ki: “Büyüklerin tarih‑i hayatları okunurken, ulvî menkıbeler söylenip, azîz hâtıraları anılırken; insan, başka bir âleme girdiğini hissediyor. Gönlünü, tertemiz sevgi hislerinin ulvî ateşi yakıyor ve İlâhî feyzi sarıyor. Tarih öyle büyük insanlar kaydeder ki, birçok büyükler, onlara nisbetle küçük kalır.
Tarihe şerefler veren erler anılırken
Yükselmede rûh en geniş âlemlere, yerden‥
Bin râyihanın feyzi sarar rûhu derinden,
Geçmiş gibi, Cennet’teki gül bahçelerinden…
Bu derin hakikati, “Önsöz”ü yazarken bütün azamet ve ihtişamıyla idrak etmiş bulunuyorum. Zîra, azîz ve muhterem okuyucularımıza en derin bir ihlâs ve samîmiyetle takdim ettiğimiz bu eser, hemen bir asra yaklaşan uzun ve bereketli ömrünün her safhası, binlerle hàrikaya sahne olan gönüller fâtihi büyük Üstad Bediüzzaman Said Nursî’ye, onun yüzotuz parçadan ibaret olan Risale‑i Nur Külliyatına ve ahlâk ve faziletleri, ihlâs ve samîmiyetleri, îmân ve irfanları ile hayatın her safhasında sâdece bir ülkeye değil, bütün insanlık âlemine tertemiz örnekler vermekte devam eden Nur Talebelerine aittir.
Bir kitabın mukaddimesini, o kitabın hülâsası diye ta'rif ederler. Hâlbuki, her mevzûu müstakil bir esere sığmayacak kadar derin ve geniş olan bu muazzam kitabın muhteviyâtını böyle birkaç sahifelik mukaddimeye sığdırmak kàbil midir?
326
Bugüne kadar âcizâne yazdığım manzûm ve mensûr yazılarımın hiçbirisinde bu kadar acz ve hayret içerisinde kalmamıştım. Binâenaleyh, bu eseri derin bir zevk, İlâhî bir neş'e ve coşkun bir heyecanla okuyacak olanlar, hayranlıkla görecekler ki: Bediüzzaman, çocukluğundan beri müstesnâ bir şekilde yetişen ve bütün ömrü boyunca İlâhî tecellîlere mazhar olan bambaşka bir âlim ve mümtâz bir şahsiyettir.
Ben, bu büyük zâtı, eserlerini ve talebelerini inceden inceye tedkik edip de o nur âleminde hissen, fikren ve rûhen yaşadıktan sonra, büyük ve eski bir Arab şâirinin bir beytiyle, çok derin bir hakikati ifâde ettiğini öğrendim: “Bütün âlemi bir şahsiyette toplamak, Cenâb‑ı Hakk’a zor gelmez…”
Gayesinin ulviyetinden, da'vâsının ihtişamından ve îmânının azametinden feyiz ve ilhâm alan bu kutbun câzibesine takılanların adedi, günden güne çoğalmaktadır.
Akıllara hayret veren bu ulvî hâdise; münkirleri kahrettiği gibi, mü'minleri de şâd ve mesrûr eylemekte devam edip gidiyor.
Îmânlı gönüllerde manevî bir râbıta hâlinde yaşayan bu İlâhî hâdiseyi büyük bir mücâhid, kalbleri vecd içinde bırakan bir üslûbla bakınız nasıl ifâde ediyor:
“Ahlâksızlık çirkefinin bir tûfân hâlinde her istikamete taşıp uzanarak her fazileti boğmaya koyulduğu kara günlerde, O’nun yani Bediüzzaman’ın feyzini, bir sır gibi kalbden kalbe mukâvemeti imkânsız bir hamle hâlinde intikal eder görmekle tesellî buluyoruz… Gecelerimiz çok karardı ve çok kararan gecelerin sabahları pek yakın olur.”
Evet, bir sır gibi kalbden kalbe mukâvemeti imkânsız bir hâlde yayılıp dağılan bu nurun, memleketin her köşesinde feyiz ve te'sirini görenler, hayret ve dehşetler içinde sormaya başladılar: “Şöhreti memleketimizin her tarafını kaplayan bu zât kimdir? Hayatı, eserleri, meslek ve meşrebi nedir? Tuttuğu yol bir tarîkat mı, bir cem'iyet mi, yoksa siyâsî bir teşekkül müdür?”
327
Bununla da kalmadı, derhâl gerek idarî ve gerek adlî çok mühim takibler ve pek ciddi tedkikler, uzun ve müselsel mahkemeler cereyan etti… Neticede, bu İlâhî tecellînin gönüller ülkesine kurulan bir “Îmân ve İrfan Müessesesi”nden başka bir şey olmadığı tahakkuk edince, adâletin İlâhî bir sûrette tecellîsi şu şekilde zuhûr etti: “Bediüzzaman Said Nursî ve bütün Risale‑i Nur eserlerinin berâeti” kararı resmen ilân edildi. Ve artık, rûhun maddeye, hakkın bâtıla, nurun zulmete, îmânın küfre her zaman galebe çalacağı, ezelden ebede değişmeyecek olan İlâhî kanunların başında gelen bir hakikat olduğu güneşler gibi belirdi.
Herhangi bir iklimde zuhûr eden bir ıslahatçının mâhiyet ve hakikatini, sadâkat ve samîmiyetini gösteren en gerçek mi'yâr, “Da'vâsını ilâna başladığı ilk günlerle, muzaffer olduğu son günler arasında ferdî ve ictimâî, uzvî ve rûhî hayatında vücûda gelen değişiklik farklarıdır” derler.
Meselâ: O adam ilk günlerde mütevâzi, âlîcenâb, ferâğat ve mahviyetkâr‥ hülâsa, bütün ahlâk ve fazilet bakımından cidden örnek olan gayet temiz ve son derece de mümtâz bir şahsiyetti. Bakalım, cihadında muzaffer olup; hislerde, emellerde, gönüllerde yer tuttuktan sonra yine o eski temiz ve örnek hâlinde kalabilmiş mi? Yoksa zafer neş'esiyle birçok büyük sanılan kimseler gibi yere göğe sığmaz mı olmuş?
İşte büyük‑küçük herhangi bir da'vâ ve gaye sâhibinin mâhiyet ve hakikatini, şahsiyet ve hüviyetini en hakîki çehresiyle aksettirecek olan en berrak ayna budur.
Tarih boyunca bu müdhiş imtihanı kazanmanın şâheser misâlini, evvelâ Peygamberler ve bilhassa Sultanü'l‑Enbiyâ Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, sonra O’nun Halife ve Sahâbeleri ve daha sonra onların nurlu yolunda yürüyen büyük zâtlar vermişlerdir.
328
Peygamber Efendimiz, şu اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَاءِ yani: “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridirler” Hadîs‑i Şerîfleriyle âlim olmanın pek kolay bir şey olmadığını, i'câzkâr belâğatları ile beyân buyuruyorlar.
Zîra mâdemki bir âlim, Peygamberlerin vârisidir, o hâlde, hak ve hakikatin tebliğ ve neşri hususunda, aynen onların tutmuş oldukları yolu takib etmesi lâzımdır. Her ne kadar bu yol; bütün dağ, taş, çamur, çakıl, uçurum‥ daha beteri; takib, tevkîf, muhâkeme, hapis, zindân, sürgün, tecrid, zehirlenme, i'dâm sehpaları ve daha akıl ve hayâle gelmeyen nice bin zulüm ve işkencelerle dolu da olsa…
İşte Bediüzzaman, yarım asırdan fazla o mukaddes cihadı ile bütün ömrü boyunca bu çetin yolda yürüyen ve karşısına çıkan binlerle engeli bir yıldırım sür'ati ile aşan ve Peygamberlerin vârisi olan bir âlim olduğunu amelî bir sûrette isbât eden bir zâttır.
Kendisinin, ilmî, ahlâkî, edebî birçok fazilet ve meziyetleri arasında beni en çok meftûn eden şey; O’nun o dağlardan daha sağlam, denizlerden daha derin, semâlardan daha yüksek ve geniş olan îmânıdır.
Rabbim, o ne muazzam îmân! O ne bitmez ve tükenmez sabır! O ne çelikten irâde! Hayâl ve hâtıralara ürpermeler veren bunca tazyîk, tehdid, tâzib ve işkencelere rağmen; o ne eğilmez baş, ne boğulmaz ses ve nasıl kısılmaz nefestir!
Büyük İkbâl’in heyecanlı şiirlerinden aldığım coşkun bir ilhâm neş'esi ile vaktiyle yazdığım “Mücâhid” ünvânını taşıyan bir manzûmede, aşağıdaki mısraları okuyanlardan, belki şâirâne bir mübâlağada bulunduğumu söyleyenler olmuştur.
Lâkin şu mukaddimesini yazmakla şeref duyduğum şâheseri okuyanlar, vecdle dolu bir hayranlıkla anlayacaklar ki, Allah’ın ne kulları varmış! Eğer bir îmân, kemâlini bulursa, neler yapar ve ne hàrikalar doğururmuş?!
329
Bir azm, eğer îmân dolu bir kalbe girerse
İnsan da, o îmândaki son sırra ererse
En azgın ölümler ona zincir vuramazlar,
Volkan gibi coşkun akıyor durduramazlar…
Rabbimden iner azmine kuvvet veren ilhâm,
Peygamberi rüyada görür belki her akşam…
Hep nur onun îmân dolu kalbindeki mihrab,
Kandil olamaz ufkuna dünyadaki mehtâb…
Kar, kış demez, irkilmez, üzülmez, acı duymaz,
Mevsim, bütün ömrünce ılık gölgeli bir yaz…
Cennet’teki âlemleri dünyada görür de,
Mahvolsa eğilmez sıra dağlar gibi derde…
En sarp uçurumlar gelip etrafını sarsa
Ay batsa, güneş sönse, ufuklar da kararsa
Gökler yıkılıp çökse, yolundan yine dönmez,
Rûhundaki îmânla yanan meş'ale sönmez!‥
Kalbinde yanardağ gibi, îmân ne mukaddes!
Vicdânına her ân şunu haykırmada bir ses:
Ey yolcu! Şafaklar sökecek durma, ilerle!
Zulmetlere kan ağlatacak meş'alelerle…
Yıldızlara bas, çık yüce âlemlere yüksel!
İnsanlığı kurtarmaya Cennet’ten inen el!‥
Sanki bu mısralar îmân kahramanı büyük mücâhid Bediüzzaman Hazretleri için yazılmış. Zîra bu yüksek sıfatlar, hep onun sıfatlarıdır. Cenâb‑ı Hak şu âyet-i kerîmede bakınız mücâhidlere neler va'dediyor:
وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَاِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِن۪ينَ
Meâl‑i Şerîfi: “Bizim uğrumuzda mücâhede edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz. Ve hiç şübhe yok ki, Allah muhsinlerle – Allah’ı görür gibi ibâdet eden mücâhidlerle – beraberdir.”
Demek ki, îmân ve Kur'ân uğrunda, candan ve cihandan geçen mücâhidlere, büyük Allah, hakikat ve hidayet yollarını göstereceğini va'd buyuruyor. Hâşâ, Cenâb‑ı Hak va'dinde hulfetmez; yeter ki, bu azîm va'd-i İlâhîyi icâb ettirecek şartlar tahakkuk etsin.
330
Bu âyet‑i kerîme, Üstad’ın karakter ve şahsiyetini tahlil hususunda bize nurdan bir rehber oluyor ve o nurun billûr ışığı altında artık en ince çizgileri ve en hassas noktaları görüp sezebiliyoruz. Zîra, mâdemki bir insan Cenâb-ı Hakk’ın hıfz ve himâyesinde bulunmak ni'metine mazhar olmuştur; artık onun için korku, endişe, üzüntü, yılma, usanma vesâire gibi şeyler bahis mevzûu olamaz.
Allah’ın nuru ile nurlanan bir gönlün semâsını hangi bulutlar kaplayabilir? Her ân huzur‑u İlâhî’de bulunmak bahtiyarlığına eren bir kulun rûhunu, hangi fânî emel ve arzular, hangi zavallı teveccüh ve iltifatlar ve hangi pespâye gaye ve ihtiraslar tatmin, teskin ve tesellî edebilir?
Allah’tır onun yârı, mürebbîsi, velîsi;
Andıkça bütün nur oluyor duygusu, hissi!
Yükselmededir mârifet iklimine her ân,
Bambaşka ufuklar açıyor rûhuna Kur'ân…
Kur'ân ona yâdettiriyor “Bezm‑i Elest”i,
Âşık, o tecellînin ezelden beri mesti…
İşte Bediüzzaman böyle hàrikalar hàrikası bir inâyete mazhar olan mübârek bir şahsiyettir. Ve bunun içindir ki; zindânlar ona bir gülistan olmuş; oradan ebediyetlerin nurlu ufuklarını görür. İ'dâm sehpaları; birer va'z ve irşad kürsüsüdür; oradan insanlığa ulvî bir gaye uğrunda sabır ve sebat, metânet ve celâdet dersleri verir. Hapishâneler birer Medrese‑i Yûsufiye’ye inkılâb eder; oraya girerken, bir profesörün üniversiteye ders vermek için girdiği gibi girer. Zîra oradakiler onun feyz ve irşadına muhtaç olan talebeleridir. Her gün birkaç vatandaşın îmânını kurtarmak ve cânîleri melek gibi bir insan hâline getirmek onun için dünyalara değişilmez bir saâdettir.
331
Böyle bir yüksek îmân ve ihlâs şuûruna mâlik olan insan, hiç şüphesiz ki, zaman ve mekân mefhûmlarının fânîler üzerinde bıraktığı yaldızlı te'sirleri kesif madde âleminde bırakarak; rûhu ile maneviyat âleminin pırıl pırıl nurlar saçan ufuklarına yükselmiş bir hâldedir.
Büyük mutasavvıfların (Radıyallahu Anhüm) fenâ fillâh, bekà billâh diye ta'rif ve tavsif buyurdukları yüksek mertebe, işte bu kudsî şerefe nâil olmaktır.
Evet, her mü'minin kendine mahsûs bir huzur, huşû, tefeyyüz, tecerrüd ve istiğrak hâli vardır ve herkes, îmân ve irfanı, salâh ve takvâsı, feyiz ve maneviyatı nisbetinde bu İlâhî hazdan feyizyâb olabilir. Lâkin bu güzel hâl, bu tatlı visâl ve bu emsâlsiz haz; geçen âyet‑i kerîmedeki ihsân erbâbı olan o büyük mücâhidlerde her zaman devam ediyor. Ve işte onlar bu sebebden dolayıdır ki, Mevlâyı unutmak gafletine düşmüyorlar. Nefisleri ile, arslanlar gibi bütün ömürleri boyunca çarpışıyorlar. Ve hayatlarının her lahzası, en yüksek terakkî ve tekâmül hâtıraları kaydediyor. Ve bütün varlıkları, O cemâl, kemâl ve celâl sıfatları ile muttasıf olan Rabbü'l-Âlemîn’in rızâsında erimiş bulunuyorlar.
Mevlâ, bizleri de o bahtiyarlar zümresine ilhâk eylesin, âmîn…
Yukarıdaki sahifelerde, Büyük Üstad’ın, dostlarını meftûn ve hayran ettiği kadar da düşmanlarını dehşetler içerisinde bırakan azametli îmânından bahsettik. Biraz da mümtâz şahsiyeti, nurdan bir hâle hâlinde sarmakta olan üstün meziyetlerinden, ahlâk ve kemâlâtından bahsedelim.